Site icon Söz Gazetesi

MANDAYA YATMAK / Mustafa Yıldırım

 Emekli Yargıç Alb. Emin Değer, 2001’de Ankara’nın bir salonunda 1947’de başlayan ikili anlaşmaların sonuçlarını anlatıyordu. Orta sıralardan çelimsiz, iyi giyimli yaşlıca bir kişi, öfkeyle yerinden kalkıp öne yürüdü; “Doğru söylemiyorsunuz!” diye bağırdı:

Ben o zamanlar Trakya’da üsteğmendim; doğru dürüst topumuz, tüfeğimiz bile yoktu!

Salondaki dinleyiciler şaşırmışlardı bu tepkiye, ama Alb. Emin Değer, hiç şaşırmamıştı, sesini yükseltmeden ve kibarlığını bozmadan “Görüyorsunuz ki yabancıya avuç açmakla da bir yere varılmıyor!” diyebildi. Çelimsiz, iyi giyimli, emekli subay yanıtı sevmedi ve  “Yanlış!” diye bağırarak salondan çıkıp gitti.

“Subaylar silahlarını beğenmeyince korkuya kapılıp ilerisini gerisini düşünmeden yabancının kanatları altına girmeye mi yeltenirler?” diye geçirdim aklımdan ve o muhtaçlık duygusuyla titreyen subayın modern topları, tüfekleri olmadığından sızlandığı yıllarda Cumhuriyeti kuran parti yayılmacı devlete bağlanmak için uğraşıyor, bağımsız devlet idealinden uzaklaşmaya başladığı, ABD’den yardım beklediği o günlerde CHP’nin Ulus Gazetesi’ndeki başyazıyı anımsadım: Yazısına “Son günlerde” diye başlayan Profesör, “Birbiri üstüne Amerika’dan çok iyi haberler gelmektedir” diyor; yayılmacı devlete koşulsuz bağlılığı, hatta sarsılmaz inancı bildiriyordu:

Yirminci yüzyılın, insanlığın müşterek kaderine inanmış ve bu ülküye en çok hizmet etmiş olarak anılacak milletleri(n) başında Amerika’nın geleceğini söyleyenlerin yanılmadıklarına biz de inanmaktayız.

CHP’nin Başyazarı Profesör, Amerikasız tanzim olunacak barış düzeninin” ıstırapları çoğaltacağı endişesiyle titrediklerini de ekliyordu. Hangi nedenlerle titrediklerini ve hangi somut gerekçelerle Amerika’ya biat ettiklerini açıklamıyordu Profesör; çünkü o, yalnızca inanmaktadır!

Bağımsızlıkla birlikte yaşanan şanlı-coşkulu yükseliş yıllarının ardından yalnızca 9-10 yıl geçmişti. Hiç gereği yokken bir kez daha yabancıya avuç açanlar, Kuzey’den Ruslar gelecek diye tir tir titriyorlardı. Tıpkı 1912’de, bizi yanınıza alınız diye İngiltere’ye, Fransa’ya yaltaklanan ve dirsek yiyince Almanya’nın kumandasına giren Saltanatın, anlı şanlı Ahmet Cemal Paşa (Gazeteci Hasan Cemal’in Dedesi), Enver Paşa ve Talat Bey’in titredikleri gibi!

ABD, Türkiye yönetimini avucuna almış; 300 milyon dolar vermiş; bir iki savaş gemisi yollamıştı. Karşılıklı çıkarlara, uluslararası barışa hizmet edecek askeri- ekonomik anlaşma değildi imzalanan: Devletin iç yönetim düzeninin, emniyetinin ve ordunun, istihbaratın Amerikalı müfettişlerin istekleri doğrultusunda yeniden yapılandırılmasını da kapsıyordu. İktidar partisi değişti, ama yanaşmalık ve yamaklıkruhu değişmedi.

Yalnızca devleti ve kurumlarını teslim etmekle kalmadılar; aynı zamanda yüzlerce yıl sonra bir kerecik daha kendi ayakları üstünde doğrulma onuruna ve guruna kavuşmuş olan halkın ruhunu da ezdirdiler. Yayılmacı (çağdaş fetihçi) devleti, ezeli ve ebedi dost olarak belletmek için propagandaya giriştiler ve CIA’yı da içlerine alarak yalan rüzgârına yelken tuttular.

Bütün bunlar olurken, İstiklal Harbinden geçmiş paşalar daha da ileri gittiler.  Amerikan tezleriyle donansınlar ve düşman olarak sınıflandırdıkları yurttaşlarına karşı Amerikan yöntemiyle savaşmayı öğrensinler diye Türk subaylarını Amerika’ya yolladılar!

Bir yanda ABD Büyükelçisi Wadsworth, öte yanda Türkiye Cumhuriyeti’nin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, halk arasında Amerikan kültürünü yaymak, yerli dostlarını çoğaltmak için 1951’de Ankara’da bir dernek kurdular.

ABD’nin kollayıcılığına iman eden Ulus Başyazarı Prof. Nihat Erim’e gelince: Önce gençlik sonra da subaylar arasında filizlenen bağımsızlık-özgürlük ve egemenlik isteklerini bastırmak için darbeyle yönetime el koyan askeri cuntanın başbakanı oldu; “Balyoz” harekâtına girişti, TSK’nin generallerini ve baş eğmeyenleri işkencelere çektiler.

İlk teslim anlaşmasından bu yana geçen birkaç on yıl, ilkelerin, doğruların, özgüvenin, halkçılık ahlakının eriyip gitmesine ve daha da kötüsü, onurlu-mert toplum kişiliğinin dıştan değil, içten içe çürümesine yetti.

Batıdan, kuzeyden, güneyden, doğudan el atanların içerde kat be kat çoğalan yurtiçi müttefikleri, “biat” ede ede yeniliyorlar düzeni ve ordu da içinde olmak üzere tüm kurumları, siyasal devlet düzenini yeniden yapılandırıyorlar. Eşkıya devletlerin ve Türk egemenliğini yıkmaya iman den Ortadoğu tiranlarının saldırılarına karşı koyma cefasından uzakta özgürlük-demokrasi sandıklarının tadını çıkarıyorlar! Çarkın geriye dönmeyeceğinden öyle eminler ki yüzleri zerre kadar kızarmıyor!

Ozan – Hekim Ceyhun Atuf Kansu, “Söylevi Okurken” adlı kitabında Sivas Kongresi’ni anlatırken “Kimi delegelerin adamakıllı mandaya yattıkları sırada” der ve Kumandan Mustafa Kemal’in sabırlı, ölçülü; ama ödünsüz savaşımını anlatır. O zamanlar “adamakıllı mandaya yatanlar” 27 yıl sonra, 1946’da mandanın altına yattılar ve 63 yıldır kalkamıyorlar.

Şimdi söyler misiniz; 63 yıldır yabancıya muhtaçlık duygusuyla yaşatılan, eğitilen bir ordudan, bağımsızlık ve özgürlükten söz edenleri içinde barındırması beklenebilir miydi?

Ankara, 8 Şubat 2010

Exit mobile version