“Sanat, Adana’da kent kimliğinin oluşmasında temel bir rol oynamış mı oynamış. Vali Ziya Paşa’nın tiyatroyu getirmesinden sonra kentte büyük gelişmeler yaşanmış ama sonrası yok. Oysa sanat kent kültürünün kalbidir, onsuz yapamaz.”
Mustafa Özke
Demet Duyuler: Sevgili Mustafa Özke, yaşam öykünüz nasıl şekillendi? Ailenizin ve çocukluğunuzun bu yolculuktaki yeri nedir?
Mustafa Özke: Yaşam öyküm, dedem Mustafa Özke’nin Selanik’ten zorunlu göç (mübadele) ile gelip Silifke’ye yerleşmesiyle başlıyor. Babam, Silifkeli bir Yörük kızı olan annemle evleniyor. Ardından Adana’ya gelip, Mirzaçelebi Mahallesi’ne yerleşiyorlar. İşçi olarak Sümerbank Fabrikası’na giren babam, yedi çocuğunu bu kentte büyütüyor. Kitapla tanışmam ilkokul yıllarında Kemalettin Tuğcu’nun hikâyeleriyle başlıyor. O yıllardan ‘Eskici Baba’ ve ‘Oyuncakçı Dede’yi unutamam. 1976 baskısı ‘Korudaki Adam’ hâlâ kitaplığımdadır. Şu anda evimde okuduğum 3 binden fazla kitap olduğunu söyleyebilirim.
D.D: Sanatla ilk temasınız nasıl gerçekleşti? Bu süreçte sizi yönlendiren kimler oldu?
M.Ö: Sanatla ilk tanışmam edebiyat öğretmenim Burhan Yetkil’in lise birinci sınıfta bana verdiği rolle başladı. O yıllarda ekonomik durumum ancak evimizin yakınındaki Yeşilevler Endüstri Meslek Lisesi’ne gitmeme yetiyordu. Metal işleri bölümünde okumama rağmen sanata ve edebiyata yatkınlığımı anlayan öğretmenim, beni bu yönde yetiştirdi. Kompozisyon yazmamdaki başarımdan dolayı beni öykü ve şiir yazmaya yönlendirdi. Okuldaki edebiyat çalışmalarında beni asistanı gibi yanında bulundurdu. Bana daktilo ile yazmasını öğretti. Bazı edebi metinleri daktilo ile yazıp ispirtolu teksir makinesinde çoğaltıyorduk.
Bir gün okulun panosunda Antalya gezisi ile ilgili ilan gördüm. Belirli bir ücret karşılığında öğrenciler Antalya’ya götürülecekti. Çoğu arkadaşım Antalya gezisiyle ilgili planlar yaparken, imkânım olmadığı için ben sessiz kalıyordum. O günlerde de sınıflar arası münazara yarışmaları yapılıyordu. Öğretmenime gidip o yarışmaya katılacağımı söyledim. Yarışmada benim de bulunduğum gurup birinci oldu. Ertesi gün sabah toplandığımızda Okul Müdürü Necdet Ürün, birinci gelen grubun ödül olarak Antalya’ya götürüleceğini söyledi. O an gözlerimin dolduğunu unutamam. İlk kez emeğimle bir ödül kazanmıştım.
Antalya’dan döndükten sonra Okul Müdürü Necdet Ürün resmi törenlerde istiklal Marşı’nı hep bana okutturdu.
Yakın zamanda aramızdan ayrılan müdürümüz Necdet Ürün, “Sıraya masaya isimler yazarak zarar vermeyin. İsim yazacaksanız Mustafa Özke gibi başarılarınızla gönüllere yazın” derdi.
Önemli günlerde kısa süreli oyunlar oynanırdı, onlarda rol alırdım. Edebiyat öğretmenim Burhan Yetkil, kendimi daha çok yetiştirmem için beni Seyhan Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı gençlik merkezindeki tiyatro kursuna gönderdi. (O yıl lise üçüncü sınıftaydım. Orada, resim kursuna gelen Adana Kız Lisesi birinci sınıf öğrencisi İlkay ile tanıştım. Yıllar sonra yollarımız yine kesişti, evlendik. Arkadaşlığımız o günden beri devam ediyor. İki kızımız oldu; biri İrem Mina, diğeri Göksu Deniz)
D.D:Gazeteciliğe adım atma süreciniz nasıl gelişti? Yeni Adana Gazetesi sizin için ne ifade ediyor?
M.Ö: Liseyi bitirdikten sonra girdiğim üniversite sınavından yeterli puan alamadım. Aslında televizyonda gördüğüm kadarıyla iyi bir tiyatro eğitimi almak istiyordum ama Adana’da o yıllarda devlet konservatuvarı yoktu. Bir süre farklı işlerde çalıştım. Bu arada kendime göre tiyatro eserleri okuyordum. İkinci yıl girdiğim sınavda Anadolu Üniversitesi’nin İşletme Bölümü’nü kazandım. Hem okuyup hem çalışma imkânım vardı ama yoruyordu, çalışma hayatı ağır bastı ikinci sınıfta okuldan ayrıldım. Bir gün aynı mahallede oturduğumuz edebiyat öğretmenimle karşılaştım. Durumumu anlattım. “Yarın öğlene doğru hazırlan Yeni Adana gazetesine gidelim. Senin edebiyatın iyi, bu işi yaparsın” dedi. Ömrümde ilk kez bir gazete bürosuna gidiyordum, heyecanlıydım. Önce Yazı İşleri Müdürü Ayten Sensalıver ile görüştük, sonra gazetenin sahibi Çetin Remzi Yüreğir ile… Edebiyat öğretmenim Burhan Yetkil, “Mustafa’yı ben yetiştirdim, edebiyatı iyidir. Ayrıca daktilo kullanmasını da biliyor, ben öğrettim. Ona kefilim” deyince Çetin Remzi Yüreğir, “Yarın gelsin, arkadaşlarımız bir baksınlar” dedi. Sevincinden terler mi insan, ben terledim. Bir an önce Çetin Bey’in odasından dışarı çıkıp sevinmek istiyordum. Çıktım, öğretmenime çok teşekkür ettim. Yazı İşleri Müdürü Ayten Sensalıver beni gülüşü ve yüreğiyle karşıladı, hakkını unutamam. Gazeteye gidip gelmeye başladım. O zamanlar Anadolu Ajansı’nın haberleri teleksle geliyordu. Sabah ilk işim oraya gidip çıkan haberleri gazeteye getirmek oluyordu. İlk günlerde günümün çoğunu Çetin Remzi Yüreğir’in yazdığı köşe yazılarına ayırıyordum, okuyordum, çünkü gerçekten Türkiye’nin çok önemli konularını yetkin biçimde analiz ediyordu. Gazetede çıkan haberleri takip ediyordum. Karanlık oda vardı ama nasıl fotoğraf yapıldığını bilmiyordum, zamanla agrandisörün nasıl çalıştığını da öğrendim. Bir süre çalıştıktan sonra ancak daktilonun başına geçtim ve Ayten Hanım’ın yardımıyla yavaş yavaş haber yazmaya başladım. Zamanla kendimi geliştirdim. Bir süre sonra basın toplantılarına gitmeye başladım. Tabii sanat haberleri her zaman önceliğimdi.
D.D: Yeni Adana’da çalışırken tanıdığınız usta yazarlar size neler kazandırdı?
M.Ö: Yeni Adana gazetesinde çalışırken Yaşar Kemal, İlhan Selçuk, Demirtaş Ceyhun, Bülent Habora gibi değerli yazarlar Çetin Remzi Yüreğir’i ziyarete gelirdi. Ben fotoğraflarını çekerdim. Özellikle Yeni Adana gazetesinin kuruluş yıldönümlerinde Çetin Remzi Yüreğir ile Yalçın Yüreğir’i yalnız bırakmazlardı.
Bazen haber merkezinde otururlar bizimle söyleşirlerdi. Yaşar Kemal, İlhan Selçuk ve Bülent Habora’nın pantolon, kazak ve gömlekle ya da tişörtle geldiğini görürdüm ama Demirtaş Ceyhun’u hiç öyle görmedim. Ne zaman Yeni Adana gazetesine gelse takım elbisesi ve kravatı üzerinde olurdu. Adana’da ‘Ağır Abi’ derler ya, işte öyle giyimine kuşamına düşkün biriydi. Aşırı sıcaklarda bile dışarı çıkarken, ceketini çıkarıp sol koluna takar ve öyle dolaşırdı. Belki de İstanbul’da mimarlar odası başkanlığı yapmasından dolayıydı bilemem…
Edebiyat ve yazın alanında onlardan çok değerli bilgiler edindim. Kitaplarını alıp okudum. Bülent Habora’nın 1991’de adıma imzaladığı ’12 Eylülcülere 1000 Soru’, İlhan Selçuk’un ‘Japon Gülü’ ve Yaşar Kemal’in çok sayıda eseri hâlâ kitaplığımdadır.
D.D: Tiyatro tutkunuz sizi Ankara’ya götürdü. Konservatuvar sınavı deneyiminizi anlatır mısınız?
M.Ö: Yeni Adana gazetesinde çalışıyordum ama içimde tiyatro sevgisi hep devam ediyordu. Zaman zaman Adana Devlet Tiyatrosu’na gidiyordum, yeni gelen oyunların haberlerini yapıyordum. Zamanla dostluğumuz gelişince oyuncu Raif Hikmet Çam’a durumumu anlattım. Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı sınavlarına girmem için bana yardımcı olabileceğini söyledi. Hangi oyunlarla hazırlanmam gerektiği konusunda yolumu açtı.
Ailemden ve gazeteden izin alıp tek başıma Ankara’ya gittim. İlk kez bir şehirlerarası yolculuğa tek başıma gidecektim. Gece bir otobüse bindim sabah Ankara’daydım. Okulu buldum, işlemlerimi yaptım. Çağırdılar, heyecanla sahneye çıktım. Jüride Cüneyt Gökçer, Ayten Gökçer ve Çetin Tekindor vardı. Cüneyt Gökçer sınava nereden katıldığımı sordu. “Adana” deyince şaşırdı. “Adana mı?” dedi. Çünkü sınava katılanların çoğu Ankaralıydı. Oyunumu sergileyip sahneden çıktım. Geceyi bir arkadaşımın akrabalarının evinde geçirmek zorunda kaldım, çünkü sonuçlar ertesi gün açıklanıyordu. Sabah sınavı kazananlar listesinde adımı göremeyince Adana’ya döndüm. Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı sınavına gitmeden önce Adana Devlet Tiyatrosu’nda değerli oyuncu Raif Hikmet Çam’dan ders almış ve önemli bilgiler edinmiştim. Ustam ile aynı bir tiyatro oyununda oynayamadık ama cenaze töreninde aynı sahneyi paylaştık. O sahnede, beni nasıl Ankara’ya gönderdiğini ve Şakir Gürzumar ile neden tanışmamı istediğini anlatırken çok duygulanmıştım.
D: Gazetecilik anlayışınızı şekillendiren ustalarınızdan neler öğrendiniz?
M.Ö: Ankara’ya ikinci gidişim gazeteci yazar Uğur Mumcu’nun cenaze töreni için oldu. O yağmurun altında Uğur Mumcu’nun tabutunu Cumhuriyet gazetesinin önünden gazeteci arkadaşlarla taşıyıp cenaze arabasına koyduk. Yazdığı bütün eserleri kitaplığımda olan değerli bir gazeteciydi. Ve o gün Ankara, tarihinde hiç böyle kalabalık görmemişti, onu orada yaşadım.
Yeni Adana gazetesinden ayrıldıktan sonra Vatandaş gazetesinde çalıştım. Refik Şölen ustamdı. Vatandaş gazetesinde çalışırken özellikle haber yazımının büyük bir titizlik gerektirdiğini onda gördüm. İmla kılavuzu gibi gazeteciydi. Çok dikkat ederdi. Şimdi ‘bazı’ danışmanların gönderdiği basın bültenlerini görse kıyameti kopartırdı. O yıllarda kaleme aldığı ‘Dördüncü Kentten’ adlı köşe yazılarında yaygın gazetelerin manşetlerini farklı bir üslupla eleştirirdi. Bir de masasındaki daktilosunun temizliğine çok dikkat ederdi. Küçük bir daktilosu vardı. Daktilonun şeridine bakmadan ve tuşlarını temizlemeden yazısına başlamazdı. İyi bir yazardan önce, iyi bir okurdu. Ona göre gazete okumak bir kültürdü. Gazeteden çok ‘okumak’ bir kültürdü. Şimdi gelen ‘bazı’ bültenlere bakıyorsunuz; adam ‘yazdığını’ okumuyor, ardına düzeltme gönderiyor. İmla kurallarına dikkat etmesi yönüyle Refik Şölen ustamdan çok değerli bilgiler edindim. Daha sonra Ekspres gazetesinde Şahin Esendemir ve diğerlerinde pek çok ustayla çalıştım. Haberlerimde özellikle yazmaya yetenekli ve meraklı insanların yollarını açmaya özen gösterdim. Örneğin Nisa Leyla ve Hilmi Haşal’ın ilk şiir ödülü aldığı haberi ben yaptım. Bu arada askerlik vaktim geldi, görevimi Kars Sarıkamış’ta tamamladım.
D.D: “Zifiri Karanlıkta Bir Mum Işığı” başlıklı röportajınızın ortaya çıkış süreci nasıldı?
M.Ö: Çalıştığım gazetelerde genelde kültür sanat haberlerine daha çok zaman ayırırdım. Değerli dostum ressam Kudret Sönmez’in bu konuda çok yardımını gördüm. Çünkü o fırçası kadar kalemi de değerli olan başarılı bir yazar ve özgün bir sanatçıydı. Bir gün beni ressam Hayri Çırak ile tanıştırdı. Aslında ben Hayri Çırak’ın evine giderken resim içerikli bir haber yapmayı planlıyordum.
Konuşmamız sırasında, ‘Ben Tevrat’ı, Zebur’u, İncil’i, Kuran-ı okudum ama hiçbirine inanamıyorum’ deyince Hayri Çırak ile yaptığım röportaj başka yöne kaydı. Konumuz, onun zifiri karanlıkta eşini bir mum ışığında çektiği fotoğrafa kadar geldi. Yazdığım yaşam öyküsü röportajıyla Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün düzenlediği yarışmada ikinci oldum. Ödülümü de ilginçtir askerlik yaptığım Kars Sarıkamış’taki törende verdiler.
Bir ilginç yazımı daha paylaşmak istiyorum. Hayri Çırak çocuk yaşlardayken Gaziantep’ten ailesiyle birlikte Adana’ya gelip tarım işlerinde çalışıyor. Geldiği yer Hanımın Çiftliği yani Teyfik Kısacık ve ailesinin bulunduğu çiftlik… Teyfik Kısacık okumak için gittiği İstanbul’dan yaz aylarında geliyor ve çalışan işçilere su ve yemek götürülmesinde yardımcı oluyor. Su götürdüğü çalışanlardan birisi de Hayri Çırak… Bunu da Teyfik Kısacık ile yaptığım röportajdan çıkarıyorum. Aradan yıllar geçiyor ikisi Hayri Çırak’ın evinde karşılaşıyor ve eski günlerini anıyorlar.
D.D: Hacı Bektaşi Veli Öykü Ödülü’nü almak sizin için ne anlam taşıyor?
M.Ö: Tabii Kars’ta aldığım bu ödül beni heyecanlandırdı. Daha çok röportaj yapmaya, öykü ve şiir yazmaya yöneldim. Türkiye genelindeki pek çok yarışmaya katıldım. Antalya’da katıldığım bir yarışmada Sapan adlı şiirimle Kaygusuz Abdal Özel Ödülü kazanmıştım ama öykü yarışmalarına çok katılmamıştım.
Uluslararası Hacı Bektaşi Veli’yi Anma Etkinlikleri kapsamında öykü ve şiir yarışması düzenleniyordu. Üzerine çok çalıştığım ‘İğne Oyası’ adlı bir öykümü yazdığım rumuzla yarışmaya gönderdim.
2017 Yılı Hacı Bektaşi Veli Kültür ve Sanat Etkinlikleri Kısa Öykü Şiir Yarışması sonuçlarında adımı ikinci olarak görünce çok şaşırdım, çok sevindim.
Ödül töreni için Hacıbektaş’a gittim. Üzerinde Atatürk’ün bulunduğu ve içinde ‘İncinsen de İncitme’ yazılı köstekli saati ödül olarak CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun elinden alınca sevincim kanatlandı. Orada Adanalı olduğumu söylemekten gurur duydum. Ve aldığım her ödülde Adana’yı yüceltmenin sevincini yaşadım.
D.D: “Bir Sözle Kuruldu Dünya” kitabında yer almak edebiyat yolculuğunuzda nasıl bir yerde duruyor?
M.Ö: Yazdığım öyküler arasında bulunan ‘Karpuz Çekirdeğinden Entariler’in, değerli kalem, dev yazın ustası Sennur Sezer için 2016 yılında hazırlanan ‘Bir Sözle Kuruldu Dünya’ adlı kitapta yer alması da beni duygulandırdı.
Daha sonra yazdığım çok sayıda öykü çeşitli kitap ve dergilerde yer aldı ve seslendirildi.
Bugüne kadar röportajlarımdan oluşan iki ve şiirlerimden oluşan bir kitap yayımladım. Öykü ve şiir çalışmalarıma devam ediyorum.
Örsle çekiç arasındaki yaşantımın kılcal damarlarında hep alın teri ve emeğimle mücadele ettim. Güzel dostluklar kurdum. İşçi bir ailenin çocuğu olarak insan hakkını ve adaleti yaptığım her işin üstünde tuttum.
D.D: Teknolojik gelişmeler ve yapay zekâ, sizce gazeteciliği nasıl etkiledi?
M.Ö: Ustam Çetin Remzi Yüreğir’den ben ne öğrendim; gazetecilik, toplumun doğru bilgiye ulaşmasını sağlayarak demokrasiyi güçlendirirdi. Medya, halkı bilgilendirir, güç sahiplerini denetler ve toplumsal sorunlara dikkat çekerdi. Bağımsız ve özgür bir medya, şeffaflık sağlar ve farklı görüşlerin ifade bulmasına olanak tanırdı. Medya özgürlüğü, sansürün engellenmesi ve halkın doğru bilgilere ulaşabilmesi için önemliydi.
Şimdi Türkiye’de medya üzerindeki baskılar ve sansür, gazeteciliğin bağımsızlığını tehdit eder hale geldi. Bunun paralelinde teknoloji gazeteciliği kirletti. Yapay zekâyı arkasına alan gazeteci oldu, araştırmadan soruşturmadan haberler yapıldı. Gazetecilikle ilgisi olmayanlar bile ekonomik güçlerini kullanarak haber sitesi açtı, paye sahibi oldu, para kazanmanın yollarına düştü. Bu durum, toplumsal bilinçlenmeyi engelledi, sosyal yozlaşmayı tetikledi, demokrasiyi zayıflattı. Gazeteciliğin rolü, doğru bilgi ve şeffaflık sağlamak, toplumun sesini duyurmak ve güç dengesini kurmaktı ama bu kültür dezenformasyona kurban oldu. Yapay zekâ ile insanlar doğru ile yanlışı bile ayırt edemez hale geldi.
D.D: Sanatın Adana’nın kent kültüründeki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
M.Ö: Sanat, Adana’da kent kimliğinin oluşmasında temel bir rol oynamış mı oynamış. Vali Ziya Paşa’nın tiyatroyu getirmesinden sonra kentte büyük gelişmeler yaşanmış ama sonrası yok. Oysa sanat kent kültürünün kalbidir, onsuz yapamaz. Özel tiyatrolar kurulmuş, saman alevi gibi geri sönmüş, çünkü devlet tarafından desteklenmemiş. Geçen süre içerisinde Yaşar Kemal, demişiz, Orhan Kemal demişiz üstüne üçüncü bir isim koyamamışız, ne acı! Bu yüzyılda dünya çapında Adana’yı sırtlayan kaç isim var? Üzücü. Festival, karnaval diyoruz ama katılanlara bakın; sen, ben, bizim oğlan… Siyasette de yerel yönetimlerde de ekonomide de Adana lobisi; ‘sıfır, otur’ bana göre… Geçmişten günümüze göç, kenti her yönüyle sarsmış ve geriye götürmüş. Biraz palazlanan Ankara’ya İstanbul’a gitmiş. Adana dördüncü kentken kasaba görünümündeki Gaziantep, Kayseri, Mersin, Konya gibi kentler almış başını gitmiş. O çok övünen siyasetçiler bile şimdi Adana’nın kaçıncı sırada olduğunu bilmiyor. Ben olsam utanırım!
D.D: Yapay zekâ çağında kitap ve okuma kültürü sizce neden hâlâ vazgeçilmez?
M.Ö: Yapay zekâ istediği kadar gelişsin, kitap sayfasını çevirirken duyduğunuz hazzı veremez. Önemli gördüğünüz bir satırın altını çizerken gösterdiğiniz hassasiyeti yapay zekâ size gösteremez. Bu yönüyle Söz gazetesinin müdavimlerine kitap okumalarını öneriyorum. Kitap edinirken mutlaka büyük önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse, bilimi seçin” dediği gibi, bilimi öncü edinmelerini, okuduklarını iyi anlamalarını, yorumlamalarını ve paylaşmalarını diliyorum.
D.D: Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Son olarak bizlere ve okuyucularımıza neler söylemek istersiniz?
M.Ö: Yaptığınız bu söyleşiden dolayı size ve emeği geçen Söz gazetesindeki tüm arkadaşlarınıza en içten dileklerimle teşekkür ediyor, şu an bu satırları okuyanlara da saygılarımı sunuyorum.
sobe
güneşi sırtına yüklemiş
kar yüzlü çocukların
boğazından geçiyorum
sol yanımda gabar
sağ yanımda cudi
karşımda şehrinnuh var
omzunda çalı yüklü
kadınlar yürüyor yanımdan
ayaklarına karasu inmiş gibi yorgunlar
kasrik boğazında dumanlar tütüyor
mağaralar sanki ateşleri yürütüyor
dağlar var ya adamı bir anda büyütüyor
mesela saklambaç oynuyor çocuklar
ebe açıyor gözlerini uzaklara bakıyor
sağım solum sobe diyor o kadar
mustafa özke
Mustafa Özke, 13 Ocak 1969 yılında Selanik asıllı bir ailenin çocuğu olarak Adana’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Adana’da tamamladı. İşletme Fakültesi’nin 2. sınıfından ayrıldı. Muhabirliğe 1989 yılında Yeni Adana Gazetesi’nde başladı. Çeşitli gazetelerde görev aldıktan sonra emekli olup edebiyata yoğunlaştı. Çukurova Gazeteciler Cemiyeti Başkanvekilliği de yapan Özke, bu dönem genel sekreter yardımcılığını yürütmektedir. Adana Altın Koza Film Festivali’nde finale kalan ‘Büyüksaat’ten Taşköprü’ye, Seyhanspor’un 100. Yılı’nda hazırlanan ‘Cumhuriyet Çocukları’ ve ‘Samet / Umut Dimdik Ayakta” adlı belgesellerin metin yazarlığını yapan gazeteci Mustafa Özke’nin, ‘Cem Alfabesi’, ‘Kum Kamyonları’, ‘İğne Oyası’, ‘Dışarıdaki Ben’, ‘Mor Penalı Mandolin’ ve ‘Umut Tohumları’ gibi çeşitli kısa öyküleri değerli edebiyatçılar tarafından seslendirildi. “Sürekli Basın Kartı” sahibi olan Mustafa Özke’nin “Var mı İstanbul Kadar” ve “Yalnız Kal Anla” adlı eserleri ünlü besteci ve söz yazarı Serhan Kelleözü tarafından, ‘Pusula’ ve ‘Ay Karanlık’ adlı eserleri İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Opera ve Şan Sanatçısı Utku Güzelgül, ‘Aşk Yelkeni’ adlı eseri Fikret İflazi (beste) ve Songül İflazi (yorum) tarafından bestelendi. Türkiye dışında Bosna – Hersek, Suriye ve Kuzey Kıbrıs’ta fotoğraf çalışmalarına katılan yazar Mustafa Özke’nin ‘Çatırya’, ‘Zifiri Karanlıkta Bir Mum Işığı’ ve ‘Kısa Öyküler Uzun Yaşamlar’ adlı üç kitabı yayımlanmıştır. Özke’nin 2018 yılı Puduhepa Onur Ödülü, Nevşehir’de Hacı Bektaşi Veli Ödülü, Antalya’da Kaygusuz Abdal Özel Ödülü, Osmaniye’de M. Cemal Şenadam Özel Ödülü, Gaziantep’te Vahittin Bozgeyik ve Adana’da Nezihe Tansuğ gibi çok sayıda şiir ve öykü ödülleri bulunmaktadır. Şiirleri İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Orta Asya dilleri gibi pek çok dile çevrilmiş, dünyanın çeşitli ülkelerindeki gazetelerde ve web sayfalarında yer bulmuştur. İlkay hanımla evli ve İrem Mina ile Göksu Deniz’in babasıdır.

