Site icon Söz Gazetesi

HOLLANDA’DA KURAN YAKMAYA YARGIÇLAR BİLE “MÜBAH” DİYOR. / İlhan Karaçay

Camiye saldırmak ve Kuran yakmak artık münferit bir provokasyon olmaktan çıktı. Aşırı sağcı gruplar, polis koruması altında ve mahkeme kararına dayanarak saldırıyor.

Yargıç bir şeyi unutuyor: Alevler sadece bir kitabı değil, birlikte yaşama umudunu da yakıyor…

Buna rağmen güzel kararlar da var: Amsterdam Belediyesi, “Müslüman Arşivi” adlı bir sergiye 130 bin euro destek verdi. Amaç, Müslümanların şehre katkısını görünür kılmak ve önyargıları kırmak.

Hollanda’da son aylarda sahnelenen “Kuran yakma” ve “camiye saldırma” şovları, artık münferit bir provokasyon olmaktan çıktı.

Aşırı sağcı gruplar, göçmen merkezlerinin ve camilerin önünde, polis koruması altında ve mahkeme kararına dayanarak Kuran yakıyor ve camilere saldırıyor.
Ortaya çıkan manzara, yalnızca bir kutsal kitabın ateşe verilmesi değil, milyonlarca Müslümanın onurunun, bu ülkede birlikte yaşama fikrinin ve toplumsal barışın da hedef alınmasıdır.

Hoofddorp’ta yaşanan son olay, bu sürecin en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Bir grup aşırı sağcı, mülteci merkezinin önünde Kuran yakmak istedi. Belediye güvenlik gerekçesiyle buna engel olmak istedi. Ancak mahkeme, “tehlikenin yeterince kanıtlanmadığı” gerekçesiyle yakma eylemine izin verdi. Karar, Müslüman toplumda derin bir kırılma yarattı. Çünkü verilen mesaj açıktı. Bir kutsal kitabı yakmak ifade özgürlüğü sayılıyor, ama bundan doğacak toplumsal yara ikinci plana atılıyordu.

YARGI VE DEVLETİN SOĞUK DİLİ

Mahkemenin koyduğu şartlar teknik ayrıntılardan ibaretti. Kuran bir kum kabının içinde yakılacaktı, yanında söndürücü bulunacaktı ve ateş en fazla on beş dakika sürecekti. Hukuk açısından bakıldığında mesele açık ateş güvenliğine indirgenmişti. Oysa mesele yalnızca ateş değildi. Mesele, bir toplum kesimine “Senin kutsalın burada aşağılanabilir” denmesiydi.

Bu karar, Müslümanlar arasında şu soruyu doğurdu:
“Devlet bizi gerçekten koruyor mu, yoksa yalnızca kâğıt üzerindeki tarafsızlığı mı önemsiyor?”

SOKAKTA GERİLİM VE ETİKETLEME

Yakma eylemi sırasında protestolar başladı. Polisle göstericiler arasında çatışmalar yaşandı. Taşlar atıldı, dükkânlar zarar gördü, insanlar gözaltına alındı. Bu görüntüler kamuoyuna çoğu zaman “Müslüman öfkesi” başlığıyla yansıdı.

Oysa sahadaki tablo daha karmaşıktı. Provokasyon vardı, korku vardı, incinmişlik vardı. Fakat haber dili çoğu zaman bu duyguları görmezden gelerek yalnızca “asayiş sorunu”na odaklandı. Böylece ateşi yakanlar değil, alevlerden rahatsız olanlar sorgulanır hale geldi.

HOFFDDORP OLAYLARI VE BELEDİYE BAŞKANININ SÖZLERİ

Haarlemmermeer Belediye Başkanı Marianne Schuurmans, Hoofddorp’ta meydana gelen olaylar hakkında konuşurken, “ne sabuna ne suya” misali sözler sarfetti. Bir yandan Kuran yakma provokasyonunun yarattığı kırılmayı görmezden gelmemeye çalıştı, diğer yandan devlet çizgisini aşmamaya özen gösterdi.

Schuurmans, olayların Kuran yakmaya duyulan tepkiyle karıştırılmaması gerektiğini söyledi. Gerçekten incinmiş insanların bulunduğunu kabul etti, ancak asıl olayları çıkaran gençlerin bununla ilgisi olmadığını vurguladı. Bu gençlerin bilinçli biçimde oraya geldiklerini, amaçlarının yalnızca kavga etmek olduğunu ifade etti. “Bu gençler sadece ortalığı karıştırmak için oradaydı” sözleriyle, şiddetin kaynağını açıkça işaret etti.

Belediye Başkanı ayrıca bu davranışın cezasız kalmaması gerektiğini, röl yapan gençler için özel bir yaklaşım geliştirileceğini belirtti. Polis, savcılık ve belediye yönetimiyle birlikte bu kişilere yönelik hedefli önlemler alınacağını duyurdu.

Bu açıklamalar, resmi dil içinde nadir görülen bir gerçeklik barındırıyordu. Olayların otomatik olarak “Müslüman öfkesi” diye etiketlenmesine karşı çıkılması önemliydi. Masum insanların tepkisiyle, fırsat kollayan provokatörlerin şiddetinin birbirinden ayrılması gerekiyordu.

Ancak bu sözler, başka bir gerçeği de görünmez kılıyordu. Gençlerin “sırf kavga etmek için” oraya gelmiş olması doğruydu. Fakat bu kavganın sahnesini kim kurmuştu? Bir kutsal kitabın yakılmasına izin veren düzen, sokaktaki gerilimin zeminini de döşemiş olmuyor muydu?

Hukuken mesele yakmanın güvenliği olarak tanımlanmıştı. Sosyolojik olarak ise bu, toplumun bir kesimine “Senin kutsalın burada aşağılanabilir” mesajıydı. Bu mesaj yalnızca incinen insanları değil, şiddete meyilli gençleri de harekete geçiriyordu. Çünkü provokasyon, röl yapmak isteyenler için her zaman bir davetiyedir.

YAKARAK DEĞİL, DAĞITARAK CEVAP

Tam da bu atmosferde Hoofddorp’ta bambaşka bir sahne yaşandı.
“Neden İslam?” adlı Müslüman bir oluşum, şehir merkezinde bin adet Kuran dağıttı.

Amaçları, yakılan bir kitaba karşı yakarak değil, anlatarak cevap vermekti.

Sokaktan geçen insanlar durdu, kitabı aldı. Bazıları “Okuyacağım” dedi. Genç bir kız, “Başkalarını anlayabilmek için” sözleriyle kitabı çantasına koydu. Kimileri tamamını okumayacağını ama en azından bazı bölümlerine bakacağını söyledi.

Bu sahne, iki farklı dünya görüşünü gözler önüne serdi. Bir yanda yakarak var olmaya çalışan bir öfke, diğer yanda paylaşarak anlatmayı seçen bir inanç.
Sokaktaki gerginlik bununla sınırlı değil. Son haftalarda farklı şehirlerde dokuz camiye tehdit mektupları gönderildi. Mektuplar, kan lekesini andıran izlerle, aşağılayıcı ve korkutucu ifadelerle doluydu.

TÜRKLER İÇİN DANIŞMA KURULU’NDAN BAKANA MEKTUP

Türkler İçin Danışma Kurulu İOT Başkanı Zeki Baran, İçişleri Bakanı’na yazdığı mektupta bu durumun tesadüf olmadığını vurguladı. Aşırı sağ partilerin yıllardır “İslam en büyük tehdittir” söylemini tekrarladığını, Nazi propaganda dilini andıran görseller kullandığını hatırlattı ve devletin açık bir şekilde “Tüm vatandaşların güvenliği bizim sorumluluğumuzdur” demesini istedi.

Bakan’a gönderilen mektubun tamamı şöyle:

Sayın Bakan,

Farklı şehirlerde bulunan dokuz cami, bu hafta tehdit içeren ve ayrımcı ifadelerle dolu, sözde kan lekeleriyle kirletilmiş nefret mektupları almıştır. Bu iğrenç mektuplar, toplumumuzda büyük bir huzursuzluğa yol açmıştır. Camiler, haklı olarak etkili güvenlik önlemleri talep etmiştir. Böyle bir durumda özellikle belediye başkanlarının, polisin ve cami yönetimlerinin alınacak önlemler konusunda bir araya gelerek istişarede bulunmaları büyük önem taşımaktadır. Tehdidin söz konusu olduğu tüm belediyelerde, belediye başkanlarının cami topluluklarıyla bu görüşmeleri yapmaları yönünde ısrarcı olmanızı umut ediyoruz.

Bu tür tehlikeli eylemler, İslam’ın Hollanda için en büyük tehdit olduğunu durmaksızın dile getiren PVV ve BBB gibi aşırı sağ partiler tarafından körüklenmektedir. Bu çevreler, ırkçı bir dil kullanmaktan ve NAZİ propagandasından alınmış meme’ler yaymaktan çekinmemektedir. Özellikle bu günlerde, Hollanda hükümetinin ülkemizin tüm vatandaşlarının güvenliğinin arkasında durduğunu açıkça ortaya koyması büyük önem taşımaktadır.

En derin saygılarımla,
Zeki Baran
Türk Danışma Organı Başkanı

Bu mektuplar, Kuran yakma eylemlerinin yalnızca sembolik olmadığını, toplumda gerçek bir korku ürettiğini gösteriyor.

SAYILARIN ANLATTIĞI GERÇEK

Amsterdam Belediyesi’nin verileri, bu korkunun temelsiz olmadığını ortaya koyuyor.
Kentte yaşayanların yaklaşık yüzde on üçü Müslüman. Ayrımcılık bildirimleri ise bir yıl içinde 55’ten 170’e yükseldi. ze

Bu artış, yalnızca bireysel önyargıları değil, yapısal bir sorunu işaret ediyor. Belediye, bu nedenle “Müslüman Arşivi” adlı bir sergiye 130 bin euro destek verdi. Amaç, Müslümanların şehre katkısını görünür kılmak ve önyargıları kırmak.

Güzel bir niyet. Fakat sergi salonlarının duvarlarında anlatılan tarih ile sokakta yaşanan gerçeklik arasındaki mesafe giderek açılıyor.

GENÇLERİN SÖZLERİ

En sarsıcı tablo, genç Müslümanların sözlerinde ortaya çıkıyor.
Amsterdam’da düzenlenen bir uzman toplantısında, genç Müslümanları temsil eden isimler, artık bu ülkede kendilerini güvende hissetmediklerini açıkça dile getirdi.
Kolektif Jonge Moslims’in (Genç Müslümanlar Kolektifi) Başkanı Esma Kendir, “Bu bizim için soyut bir tartışma değil, günlük hayatın kendisi” derken, anti İslamcı iklimin, gençlerin ruh sağlığını, eğitim şansını ve güvenlik duygusunu doğrudan etkilediğini anlattı.
Aynı toplantıda bir genç kadın şu cümleyi kurdu: “Bu ülkeyi seviyorum ama belki de bir kaçış planı yapmalıyım. Devletin bizi koruduğunu hissetmiyorum.”
Bu sözler, istatistiklerin ötesinde bir gerçeği gösteriyor. Kendi ülkesinde doğup büyümüş bir gencin geleceğini başka bir ülkede aramayı düşünmesi, birlikte yaşama fikrinin genç kuşaklarda çatladığını ilan ediyor.

Bir genç kadın ise şöyle dedi:
“Belki de bir kaçış planı yapmalıyım. Bu ülkeyi seviyorum ama devletin bizi koruduğunu hissetmiyorum.”

Bu cümle, her türlü istatistikten daha ağırdır. Çünkü bu ülkenin vatandaşı olan, burada doğmuş ve burada büyümüş bir gencin geleceği başka bir ülkede aramayı düşünmesi, toplumsal sözleşmenin çatladığını gösterir.

SORU ŞU

Bir ülkede bir kutsal kitabı yakmak “hak” olarak kutsanırken, o kitabın mensuplarının kendini güvende hissetmemesi normal mi?

Hukuk, yalnızca ateşin tehlikesini ölçer ama kalpte açılan yarayı görmezse, adalet eksik kalır. Bugün Hollanda’da yanan sadece bir kitap değildir. Yanan, birlikte yaşama fikrine duyulan güvendir.

Ve bu yangın, kum kabıyla söndürülecek kadar küçük değildir.

Exit mobile version